|
HABER SALIN AFŞİN’E BİR YİĞİDİ
DEVRİLDİ...
Telefon yoktu kasabada. Babasıyla konuşmak için her zamanki
gibi önce Santral’i aradı. Haber bıraktı ki, babam yarın öğleden sonra benden
telefon beklesin diye.
Almanya’da, kömür madeninde çalışıyordu Mehmet.
Dün düşünde, gene memlekete gitmiş, evlerinin önünden akan
buz gibi pınarın başına oturmuştu. Her şey çok iyiydi de kafasına takılan bir
şey vardı. Altı kardeşin tek bacısı olan Zeliha, pınarın başında ne demeye halay
çekiyordu ola ki... Bu soruyu düşünde, Zeliha’ya da sormuştu ama o da cevap
vermeden eliyle şöyle bir ileriyi işaret etmişti.
......
Nurullah, teneffüs saatinde dışarı çıkmadı, sınıfta oturdu.
Kafası epey dalgındı. Okulda ayrı bir hava esiyordu son zamanlar. Hükümet
değişti değişeli, Ecevit başa geçti geçeli bir karışıklık başlamıştı lisede.
Sayıları önceden üçü beşi geçmeyen komünist talebeler pıtrak gibi çoğalmaya
başlamışlardı.
Militan tipli yeni yeni öğretmenler geliyordu okula. Ufak
tefek sürtüşme ve kavgalarla sürüp giden okul hayatı, hepsi de gencecik bu
militan öğretmenler eliyle büyük olaylara hazırlanmak isteniyordu .
Ne zaman ve nerede okumuşlar da öğretmen olmuşlar
anlayabilene aşk olsun..!
Zil sesiyle daldığı fikirlerden koptu Nurullah
Az sonra derse giren Ergün Hoca, büyük küçük herkesten saygı
gören mükemmel bir Ülkücü öğretmendi. İlahiyat mezunu, geniş kültürlü derin
bilgili ve insani ilişkileri en üst düzeyde gelişmiş gerçek bir halk önderiydi.
Dersinden herkes memnundu. Üzmeden incitmeden Hakk’ı, hakikati öyle bir dile
getirirdi ki, inanmayanlar bile itiraz etmezlerdi ona.
Dersten sonra kafasını kurcalayan konuları hocasıyla
konuşmaya karar verdi Nurullah.
......
Çevre köylerin ve kasabanın bütün telefon görüşmeleri
Santral’deki bu telefonla yapılırdı. Özellikle yurtdışında yakını olan aileler
telefon geleceği zaman traktöre doluşup Santral’in önünde beklemeye başlarlardı.
Kimi zaman aksilikler olurdu. Önceden haber edildiği halde sabahtan gece
yarısına kadar beklerdiler de bir alo diyemeden gün ışırken boyunlar bükük,
yürekleri buruk bir şekilde evlerine geri dönerlerdi.
Yaşlı baba, telefon görüşmesi yapmaya gidenlerden haberi
alınca hiç kimseye haber vermedi. Ertesi gün, saatin kaç olduğuna da bakmadı.
Doğruca Santral’e yollandı.
Telefon ahizesinden gelen ses sanki aradaki uzaklığı
hissettirircesine derinden bir uğultu ile yankılanıyordu. Yarı anlaşılır yarı
anlaşılmaz seslerden çıkan tek haber:
-Baba, işyerinden izin vermiyorlar belki önümüzdeki ayın
sonuna gelebileceğim. Eğer olmazsa seneye kaldım demektir...
......
Nurullah, Ergün Hoca’ya:
-Hocam, Ülkücünün sorumlulukları nelerdir...?
Lafını öteye beriye dolandırmadan dosdoğruca sormuştu, aynı
içinden geldiği gibi.
Talebesini iyi tanıyan Ergün Hoca, duraksamadan ama seçmeye özen gösterdiği
kelimelerle tane tane cevap vermeye başladı:
-Ülkücü, Allah’a iyi bir kul olmakla sorumludur.
-Ülkücü, Hz. Peygamberin sünnetine uymakla sorumludur.
-Ülkücü, İslam aleminin iyiliğini istemek ve hizmet etmekle sorumludur.
-Ülkücü, milletini tanımak, sevmek ve bilmekle sorumludur.
-Ülkücü, vatanını korumak ve abad etmekle sorumludur.
-Ülkücü, devletinin yücelmesi ve yükselmesinden sorumludur.
-Ülkücü, ailesinden, akrabasından sorumludur.
-Ülkücü, arkadaşlarından sorumludur.
-Ülkücü, derslerinden sorumludur.
......
Hafta sonu, Arıtaş’ta bir kahvehanede otururken karşılaştığı
akrabalarından bir büyüğü işmar edip kenara çekmiş ve hararetle Emin’in kulağına
bir şeyler fısıldamıştı. Emin’in de eve vardığında ilk işi, Nurullah’ı karşısına
almak oldu:
-Kavga etmişsin gardaş..? Kazadaki benzincide birilerini
dövüşmüşsünüz!?
Bir müddet sessiz duran, ama bu arada yüzü giderek allaşan,
alnından tomur tomur terler fışkırmayan başlayan aslan heybetli bu genç,
ağabeyinin imalı sorusuna hırslanarak cevap verdi:
-Bre ağam, inan çok zoruma gidiyor. Benim ailemden, benim
sülalemden nasıl olur da dinsiz, Allahsız komünist çıkar. Utanıyorum valla...
......
Sabah ezanı çıkmışlardı evden. Kasabanın hemen çıkışında
bulunan tarlaları her yıl olduğu gibi bu yıl da ekin ile doluydu. Yanında babası
ve ağabeyi vardı. Sabahın serinliğinde bir gayret işe giriştiler, öğleye kadar
soluk almadan tırpan salladılar. Öğleyin babaları eve dönerken iki kardeş de,
analarının sabahtan ellerine tutuşturduğu azık çıkınını açmış, hem yiyor hem de
konuşuyorlardı. Emin sordu:
-Dün bizim öğretmeni kıstırıp biraz hırpalamışlar, geçenlerde
gene Ülkücü bir çocuğu dövmüşlerdi. Afşin’deki kavgalar buralara da sıçradı. Ne
olacak bunun sonu gardaş...?
-Ne olacak ağam, bir birimize sahip çıkmalıyız, birimize bir
şey olursa diğerlerimiz de dikilmeliyiz. Kim bana ne derse, sıra kendine
geldiğinde, herkes de ona bana ne der. Bu işi sıkı tutmalıyız. Bu iş nasıl
başlarsa öyle gider, örnek olmalıyız. Komünistlere fırsat vermemeliyiz. Meydanı
boş bırakmamalıyız, diyordu Nurullah.
......
Mehmet, en küçük kardeşleri olan Nurullah için o gün çarşıya
indiğinde büyük bir valiz aldı. Kardeşine götüreceği eşyaları dolduracaktı. Eve
elindeki boş valizi sallaya sallaya keyifle döndü. İzine gitmesine nasıl olsa
daha bir ay zaman vardı.
-Bu gittiğimde babamla konuşmalıyım, söz mü keser artık nişan mı yapar bilmem
ama kardeşimin mürüvvetini görmek zamanı geldi, diye düşünüyordu.
Gitti geldi bir şeyler aldı. Kardeşine çeyiz düzüyordu aklı
sıra. Koca valizi ağzı beraber eşyayla doldurdu.
......
İki kardeş tarladaki işlerini kolaylamış ikindi vakti
evlerine dönüyorlardı. Güneşin alevi, değdiği yeri kavuruyordu hala. Yorgun
adımlarla uzadıkça uzuyordu yol. Ama evlerinin önündeki buz gibi akan pınarın
hayali onları gayretlendiriyordu. Yolda bir tanıdıkla karşılaştılar, öteden söve
söylene geliyordu:
-Bu dinsiz imansızların azgınlığı bitmeyecek...!
-Hayırdır ne oldu..?!
-Ne olsun, bu sabah bizim çocuklardan birini dövmüşler
gene..!!!
-Deme yaa...
İki kardeş tepelerindeki güneş kadar kızgın bir vaziyette eve
vardılar. Nurullah, doğruca pınarın başına gitti. Buz gibi suyla elini yüzünü
yıkadı. Eliyle saçlarını ve boynunu ıslattı. İçeriden anasının sesi geliyordu:
-Oğlum, sofrayı seriyorum, haydi içeri gelin...
......
İçeri girdi. Anasına:
-Bir dolanıp gelelim,sen o zamana kadar ancak hazırlarsın
sofrayı, dedi
Yüklükte, yorganların arasında sokulu duran çakar almaz’ını
gezmeye çıkarken üstüne almayı alışkanlık haline getirmişti. Doğruca yüklüğe
gitti. Tabancayı alıp beline soktu.
Sabırsızlanan ağabeyi evin biraz ötesinde onu bekliyordu.
“Yürü” der gibi eliyle belli belirsiz bir işaret etti. Eğlenmeden ağabeyinin
peşi sıra seğirtti. Çarşıya doğru yürümeye başladılar. Caddeye çıktıklarında
kimsecikler yoktu ortalıkta. Ülkü Ocakları’nın önünden geçtiler.
-Bir dolanıp gelelim sonra uğrarız, dedi ağabeyi
İlerideki köşe başına yaklaştıklarında 6 kişi çıktı önlerine,
aldırmadı yürümeye devam etti. Aralarından geçmeleri için yol açan
komünistlerden birinin elini beline attığını görür görmez Nurullah tabancasına
davrandı. Karşısındaki hala silahını çıkarmaya çalışıyordu. Asıldı tetiğe...
Horozun düşmesiyle birlikte kör bir metalik çıt sesi duyuldu. Mekanizmayı
kavradı tekrar diğer eliyle. Patlamayan merminin yerine bir diğerini sürecekti
ki, az önce hayret dolu bakışlarla donup kalan 6 keferenin korku tünelinden
kurtulmaları geç olmadı.
......
Köşe başındaki kanlı kavga şimşek kadar hızlı başladı.
Nurullah’ın elindeki çakar almaz bir tarafa savrulmuştu. Gırtlak gırtlağa bir
dalaşma vardı şimdi: Gerilmiş sinirler, kin ve öfkeyle inen yumruklar, hınçla
soluyarak savrulan tekmeler...
Delikanlının kavgası mertçe olur. Ağız kanar, dudak patlar,
göz morarır da gık diyen olmaz. Kahpeliğe yer yoktur o kavgada; yerden taş alıp
vurulmaz, ısırılmaz, yere düşene dokunulmaz... Hele ki, bir kişinin üstüne 3
kişi varmaz. Varırsa bu kavga mert dövüşü olmaktan çıkar buna itlik denir.
Nurullah ile Emin o gün işte böyle bir itliğe uğradılar.
Üzerilerine 6 komünist it hücum etti.
......
Kıyasıya vuruşan iki kardeş, takatlerinin sonuna gelmişlerdi.
Bir ara iyi bir savruldu Nurullah, düştüğü yerden kalkmasına fırsat vermeden
başına çöktü dört kişi. Sivri burunlu ayakkabılarla takviyeli tekmeler art arda
iniyordu rast gele bir yerlerine. Yerden kalkmaya çalıştıkça yediği tekmeler
dengesini bozuyor, geri yere düşüyordu. Kalkmasına meydan vermeyeceklerini
anlayınca yüzükoyun yere kapaklandı. Birisi sırtına oturdu bu arada. Kafasını
kolları arasına alıp korumaya çalıştı Nurullah. Sonu gelmeyen acımaz tekmeler
böğürlerini deliyordu sanki. Geçmek bilmeyen dakikalar boyunca kıvrandı durdu.
Bir ara kendinden geçti.
-Gardaşım kalk, kaçtı bu şerefsizler... diyen Emin ağabeyinin
sesini duymamıştı bile.
Emin, kardeşinin kalkmasına yardım etmek eğildiğinde,
Nurullah’ın iyice sersemlemiş olduğunu gördü. Kolundan çekerek ayağa kaldırdı,
omzuyla destek vermek istiyordu. Kendine gelen Nurullah acıyla dizlerini karnına
doğru çekti.
-Kardaşım, bir şeyin yok ya..?
-Çok kötü vurdular, belim kopuyor sanki ağam, böğrüm delindi
valla, dedi Nurullah.
Az sonra Emin’in yardımıyla pek uzakta olmayan evlerine
vardılar.
......
Evin önündeki pınarda iki kardeş elini yüzünü yıkarken
oğullarının dövüldüğünü öğrenen anaları peş peşe beddualar yağdırıyordu.
Nurullah, iki büklüm vaziyette pınarın başındaydı. Ağabeyi
ise hazır bekleyen sofraya oturmuştu bile. Anası pınarın başına vardı.
-Oğlum, kalk da sofraya gel..
-Ana siz yiyin, ben biraz kötü oldum. Sonra gelir, dedi
Nurullah.
Anası, yanına ilişip sağını solunu incelemeye başladı.
-Türemeyesiceler, nerene vurdular oğlum.?
-Ana başım zonkluyor bir sanki böğrüm delindi, karnım
sancıyor...
Anası, az sonra Nurullah’ı eve alıp yatırırken, Emin’i de bir
araba bulması için tekrar çarşıya saldı. Oğlunun halini hiç iyi görmüyordu.
Afşin’e doktora gönderecekti.
Emin, geç vakit eve döndü. Afşin’e gidecek bir araba
bulamamıştı. Anası bu duruma çok kızdı. Kalkıp kendisi çıktı dışarı. Almanya’dan
minibüsle izine gelmiş bir tanıdığa gitti, rica etti. Adam az sonra minibüsüyle
evin kapısına gelerek Nurullah’ı aldı.
-Doktor Nedim’e varın baktırın, diye tembihliyordu, anası.
......
Minibüs, bir zaman sonra camları kırılmış olarak evin önüne
geri geldi. Nurullah’ın ağır yaralı olduğunu ve Afşın’a götürüleceğini öğrenen
komünistler, Arıtaş’ın çıkışında Körpınar denilen yerde toplanarak yolu
kapatmışlar, taş atıp, silah sıkarak minibüsü yoldan geçirmemişlerdi.
Hemen hısım akrabaya, tanıdıklara haber verildi. Herkes
haberli kılındıktan sonra gece geç vakit ancak Afşin’e yetiştirilebildi
Nurullah.
Doktor Nedim, gece vakti gelen bu yaralıyı tanıyordu. Hiç
bekletmeden muayenesi yaptı. Bir kaç da soru sorduktan sonra, durumunu iyi
bulmadığı Nurullah’a ağrı kesici bir iğne yaptı.
-Acilen Elbistan Devlet Hastanesi’ne gitmemiz lazım, haydi
durmayalım, dedi.
......
Afşin’den yanlarına katılan Ülkücü arkadaşlarıyla beraber
Elbistan’a yola çıktılar. Yeni yeni şafak söküyordu. Doğruca vardıkları
hastanede bir hemşire ile bir kaç hastabakıcıdan başka kimseyi bulamadılar.
Mecburen beklediler. Sabah oldu, doktorlar geldi.
Başhekim, bölgenin tanınmış solcularından biriydi. Nurullah’ı
başından savmak için türlü bahaneler çıkardı. Doktor Nedim ise Nurullah’ın
durumunu bildiği için endişe içinde kıvranıyordu. Yapılan muameleye dayanamadı.
Arkadaşlarına:
-Nurullah’ın burada hiç bekletmeyin, hemen alın Malatya’ya
götürün, diyerek bir kağıda gidecekleri doktorun adını ve adresini yazarak
verdi.
......
Malatya asfaltında hızla ilerliyorlardı. Pek ırak olmayan
yollar, uzadıkça uzuyordu. Akçadağ’ı daha yeni geçmişlerdi. Kara yılan gibi
kıvrıla kıvrıla uzayan yollara bakıp sanki olacakları önceden bilen bir ermiş
edasıyla konuşmaya başladı.
-Ne oldu, anlatmıyorsunuz...Doktor ne dedi, söylemiyorsunuz
!? ama eğer bu yoldan sağ salim geri dönmek nasip olmazsa eğer........
-Allah aşkına öyle laflar etme gardaşım, Allah’ın izni ile
güle oynaya döneceğiz ve o piçlerin de hakkından teker teker geleceğiz ,
demişti, yanındaki.
-Sizden tek isteğim var, asla bu davadan vazgeçmeyeceğimize dair söz verelim,
Allah da şahidimiz olsun ...
-Söz gardaşım söz, demişlerdi hep bir ağızdan..
......
Yanaklarından kan damlayacak kadar gürbüz olan Nurullah iki
günde mum gibi erimiş, gözleri çukurlarında kaybolmuş, teni ayva sarısına
dönmüştü. Kavgadan sonra ağzına bir lokma ekmek girmediği gibi bir damla uyku da
uyumamıştı.
Yolun kenarında bekleyen adamlara ellerindeki kağıda alel
acele yazılmış adresi sordular.
Bir kaç dolanmadan sonra tavsiye edilen doktora ulaştılar. Doktor hemen bir
muyene etti. Nurullah’ın göz kapağını ters çevirip baktığında kendince teşhisini
koymuş, kararını da vermişti.
-Bu vakte kadar nerede kaldınız, hayati tehlike var, dedi ve hiç beklemeden
hastaneye gitmelerini söyledi.
Kendisi de telefona sarılıp acil bir vaka için ameliyathaneyi
hazırlamalarını bildirdi. Saatler değil dakikalarla sınırlı bir hayatla karşı
karşıyaydı.
......
Hastaneye varmaları fazla zaman almamıştı. Malatya Ülkü
Ocağı’ndan gelen arkadaşları önlerine düşmüş yolu göstermişlerdi. Hemen gereken
kayıt işlemi yapılıp evraklar tamamlandı.
Nurullah acılarını hissetmez olmuştu. İki büklüm vaziyette,
yere yığılmış haldeydi. Sesi çıkmadığı gibi soluğu da belirsizleşmişti.
Hemşireler bir taraftan kan örnekleri alıyor, bir taraftan da ameliyathane
hazırlanıyordu.
Laboratuardan neticeler gelir gelmez doktor, Nurullah’ın
başına koştu. Hemen narkoz vermeye başladı. İçinden “geç kalmamışızdır inşallah”
diye dualar ediyordu.
Biraz sonra kendinden geçen Nurullah ameliyathaneye
götürüldü.
......
Saatler ilerledikçe ameliyathanenin kapısındaki kalabalık da gittikçe büyüyordu.
Belki, kan ihtiyacı olur diye Malatya’daki Ülkücüler seferber olmuşlar,
hastaneye doluşmuşlardı. Çoğu tanımıyordu bile içeride yatan aslanı. Herkes
merakla biri birine soruyordu. Kırık dökük bilgiler kulaktan kulağa yayılmaya
başlamıştı...
-Vurulan kim..?
-Vurulmamış, öldüresiye dövmüşler..
-Afşin taraflarından Küçük Moskova diye nam salmış bir
kasabadanmış...
-Elbistan Hastanesi Ülkücü diye kabul etmemiş...
-Doktor, çok geç kalınmış ama Allah’tan ümit kesilmez
diyormuş...
Uğultulu koridorda biri seslice:
-Arkadaşlar, hepimiz kardeşimiz için dua edelim diye ikaz
edince, duvar diplerinde bekleşen gençlerin sesi kesildi, başlar öne eğildi.
Koridorda artık ses duyulmuyordu.
Uzun bir bekleyişten sonra ameliyathaneden çıkan doktor,
meraklı bakışlara aldırmadan doğruca odasına gitti. Peşi sıra gelen Ocak başkanı
da odaya girdi.
-Çok üzgünüm, diye söze başladı doktor. Elimden gelen her
şeyi yaptım. Fakat, bundan sonrası Allah’ın lütfü ve inayetine kalmış...
-Bunu nasıl anlayacağız, doktor..?
-Şimdi ameliyathanede bekleteceğim, belki ikinci bir
operasyona ihtiyaç duyabiliriz.
.......
Ameliyathane koridorunda bekleyenler gençlerde gerilim
artmış, bitmek bilmeyen dakikaların azabı herkesi kavuruyordu. Sıcaktan kuruyan
ağızlarda dua için kıpırdayan diller zorlanıyordu. Göğüsler iyice daralmış, iç
çekmeye bile müsaade etmeyen bir sıkıntısı sarmıştı bedenleri.
Birden, telaşlı koşuşmalar oldu, içerideki hemşirelerden biri
süratle dışarı çıkıp doktorun odasına yöneldi. Biraz sonra peş peşe girildikleri
ameliyathaneden çıkan doktorun eğik başı, çaresizlikten önüne düşmüş kolları
akıbeti haber veriyordu.
Dişlerini sıkmış birinin, geniz yakan sözleri doldurdu
koridoru boydan boya:
-Haber Salın Afşin’e, Bir Yiğidi Devrildi...
Göz yaşlarını tutamayanlar, duvarları yumruklayanlar, “bunun hesabı sorulmalı”
diyerek kinle haykıranlar...
......
Kasabada dehşetli bir telaş yaşanıyordu o gün. Nurullah’ın
şahadet haberi, suya düşen taşın oluşturduğu haleler gibi dalga dalga
yayılıyordu bütün Afşin ovasına. Önce Afşin çalkalandı, ardından Arıtaş...durulmak
bilmez bir çalkantı ile sarsılıyordu dört bir yan.
Kimileri sessizce kayboluyordu ortalıktan, yılanlar çıyanlar gibi sürünerek imi
timi bellisiz bir şekilde...
Yüzleri güneşten kavrulmuş ağzı dualı insanların ise kara
haberle birlikte kan çıkan yüzleri korkunç şekiller oluşturmuştu. Öfke ayağa
kalmış, dağları sarmıştı bile... Hınçla sıkılan yumruklar birer balyoz olmuştu.
Cenazeyi getiren Malatyalı Ülkücüler, ağlamaktan kan bürümüş
gözleri, geldikleri bu diyarın güzelliğine, cennet kadar güzel bu diyarda nasıl
olup da şehit verildiğine şaşkınlıkla bakıyorlardı.
Caddeler bir anda bir uçtan bir uca doldu...Duyan geldi, gören katıldı...
Otobüslerin peşine, taksiler, kamyonlar, traktörler takıldı...
......
Asker, asker, asker... Dağ taş asker kaynıyordu, olağanüstü
tertibat alınmıştı Arıtaş’ta...
An be an yaşanan dehşet dolu saatler başlamıştı.
Yer yarılmış da yerin dibine girmişti it encikleri...
Bir taraftan içinde kimse bulunamayan solcu dernekler tahrip edilirken diğer
tarafta komünistlere yuvalık eden belediye binası askere rağmen taş yağmuruna
tutuluyordu.
Gökler tekbir nidaları ile inlerken mezarlığa doğru ilerledi cenaze alayı...
......
Mehmet, o gün çalışmıyordu. Yakın bir şehirde bulunan
hemşerilerin yanına gitmek için hazırlanmaya başladı. Posta kutusuna baktı. Bir
kaç el ilanı dışında bir şey yoktu. Memlekete izine gittiğinde Afşin Postası
isimli mahalli bir gazeteye abone olmuştu. Gurbet elde haftada bir de olsa posta
kutusuna giren, posta güvercini kadar küçük ama değerli, kısa fakat önemli
bilgiler taşıyan gazete bir iki haftadır gelmiyordu.
Lokal benzeri kahvehaneye varıp arkadaşları ile buluştu
Mehmet. O gece geri dönerken yolda aklına Afşin Postası’nı orada da göremediği
geldi. “Niye sormadım ki...” dedi, kendi kendine.
......
Mehmet, tam bir sene sonra koca valizi yüklenip geldi
memlekete.
İhtiyar babası, bir de kardeşi Emin karşıladı onu. Eve girer girmez anasının
ellerine sarıldı Mehmet. Öpmeye koymadı anası, göz yaşları ile kucakladı oğlunu.
Bir müddet kopamadılar. İkisi de ağlıyordu.
Sofra hazırlanırken baba ve iki oğul baş odada sohbet etmeye
çalışıyorlardı. Mehmet’i görmeye gelen akrabadan kadınlar kızlar ise yan odada
sessizce oturuyorlardı. Babasıyla bir iki laf ettiler. Mehmet, ne olduğunu
anlamadığı bir huzursuzluk hissetti.
-Nurullah gardaşım nerede baba? diye sordu.
-Dayının oğlu gelmişti onunla beraber gittiler, dedi babası.
Sebebini bilmediği durgunluk iyice arttı. Yüzler
donuklaşmıştı. Sağır bir sessizlik sardı odayı. Biraz da gönüllenerek tekrar
sordu:
-Gardaşım, bilmez mi geleceğimi baba, gözetmez mi beni ?
İşte o an evin sessizliği birden yan odada oturan kadınların
hıçkırıkları ile bozuldu.
-Gardaşııım......
Zeliha, hıçkırıklara boğulmuş vaziyette haykırıyordu. Koşarak geldi, Mehmet’in
boynuna sarıldı.
-Nurullah’ımız yok artık ağam, onu komünistler öldürdü.
......
Canı gibi sevdiği iki öğrencisini vurmuştu kızıl komünistler.
O bunu hiç ama hiç unutmadı ... Hatırına düştüklerinde dudaklarından Fatihalar
dökülürken, bu acıklı sonda kendinin de payı olduğunu düşünür gözlerinden yaşlar
süzülürdü. Bilhassa mübarek gecelerde yatsı namazından sonra seccadeden
kalkmadan gönül diliyle onlarla sohbet ederdi. Ahdetmişti, onların aziz
hatırasını yaşatacak bir şeyler yapacaktı.... İçince bir ukde olarak yıllarca
sakladı bunu.
Ve Allah nasip etti ve bir gün bütün engelleri aşıp Afşin’e
belediye başkanı olmayı başardı... Gönlünün derinliklerinden gelen bir ses
devamlı onu uyarıyordu: şehitlerin hatıralarını ebediyen yaşatacak bir eser.!
......
Bir gün ilçede küçük bir inşaat başladı...
İlçe meydanında görünen bir köşeye ŞEHİTLER ÇEŞMESİ yapılıyordu. Fazla uzun
sürmedi, tez bitirdiler inşaatı. Hemen su bağlandı gürül gürül akan. Çeşmenim
iki yanına da iki şehidin adı yazıldı. Bir süre sonra Fatihalarla halkın
kullanımına açıldı çeşme. Reis Bey karşısına geçtiği çeşmeden büklüm büklüm akan
suları seyrederken, şehitlerin ruhlarının da huzur bulduğunu gözleriyle gördü o
gün..
Recep Küçükişsiz
|